Friday, 22 January 2010

ilginçlikler cumhuriyeti'nde bir gün


bugün ilginç birkaç habere denk geldim gazetede. ilginçlik konusunda abartıyor muyum bilmiyorum. bir de buyurun, siz göz atın isterseniz..


eski eminönü eski belediye başkanı tahir aktaş 1992 yılında bir çorap fabrikası satın almış sultanahmet'te. sonra buranın yıkımı esnasında yerin taa 13 metre altında I. konstantin elçileri kabul ettiği 'magnaura sarayı'nı bulmuş. bakar mısınız tesadüfe. o muhteşem kanunlarımıza göre mülkünüzün altından bir başka mülk çıkarsa, o da size ait olurmuş. tarihi esermiş, davulmuş, zurnaymış.. önemli değilmiş. mülk sahibi de burayı 12 milyon yuroya satışa çıkarmış. vatikan da buraya talipmiş. bence vatikan alsın, zira düğün salonu bile yapmayı düşünen 'yatırımcılar' var imiş. o yatırımcıları asite yatırıp silsek yeryüzünden tarihi eserlerin selameti açısından daha iyi olur belki de. vatikan en azından kendi kültürünün bir parçası sayar da sahip çıkar. ama en akla yatkını buranın müze olması, en azından düğün salonu olmamasıdır.


vatikandan bahsetmişken, onla ilgili bir başka ilginç haber de şu: fransa'da iktidar partisi kamuya açık yerlerde türbanı yasaklamaya karar vermiş. vatikan da buna karşı çıkmış. cumhuriyetin vatandaşlarının ne giyeceğine hükümet karışamazmış. bir de katolik kilisesinin müslümanlarla ilişkilerden sorumlu bir görevlisinin olmasını da üstüne ekleyince vatikanın ne kadar da siyasi bir kurum/yapı olduğu bir kez daha gün yüzüne çıkmış oluyor. bir de bu türban tartışması hiçbir 'laik' ülkede de bitmiyor. ne komik! seküler olsunlar, kimsenin derdi olmasın yani..


askere sivil yargının yolu kapanmış. ergenekon da dahil bir ton dava boşa gidecek bundan sonra. ibret-i alem olsun, ayıp olmasın diye birkaç kişiyi göstermelik bir şekilde cezalandırırlar, biter bu da. akp'ye zıtlık olsun diye her türlü eylemi yapıyorlar. milletvekillerinin içişlerinin izni olmadan cezaevlerini ziyareti de yasaklanmış. dtp'nin uzantısı olacak olan parti için önhazırlık olsa gerek bu da.

balyoz güvenlik harekat planı'nda dost kurumlar arasında geçen türkiye gençlik birliği'nin(tbg) 2006'da kurulmuş olmasına rağmen 2002'deki belgelerde adının geçmiş olması taraf gazetesi'nin 'büyük başarısı' olarak gösterilmiş. okuyucu yorumlarında söylendiği kadarıyla derneğin vizyonunun darbe planlarıyla uzaktan yakından alakası da yok..

bir de erdoğan eylem yapan tekel işçileri aç olduklarını söyledikleri için "ajitasyon yapıyorlar." demiş.


şimdi bunların ne kadar ilginç olduklarına siz karar verin.. =)

kaynak: 22.01.2010 tarihli radikal gazetesi

Monday, 18 January 2010

hadi canım sen de..



tekdüzeliğin ihtişamlı sefasını sürüyorum bugünlerde. hayat basit, sıradan, rutin ve dertsiz. çamurda yuvarlanan domuzlar gibiyim. altyapıyı sağlamlaştırdım ki şimdi gökdelen diksem vız gelir, bir de tırıs geçer üstüne.

bir diyeceğim daha var: çok sıkıldım ondan bahsetmeye ve olayların ona mal edilmesine. "hadi canım sen de.." diyorum..

unutmadan sigarayı neredeyse bıraktım!! şimdi herkes bıraksın istiyorum..

Wednesday, 13 January 2010

Polonya Üzerine Notlarım

Varşova’ya inişimde pasaport kontrol memurunun “Daha önce Batı Avrupa’ya geldiniz mi?” sorusundan anladım ki Polonya’yı bir Batı Avrupa ülkesi olarak görüyordu bazıları. İçten içe gülmüştüm. Daha sonra beni havaalanından alan arkadaşımın evine giderken buz gibi bir iklim ve mimariyle yüzyüze geldim. Binalarıyla, sokaklarıyla ve tramvaylarıyla bir Post-Sovyet ülkesiydi burası. Diktatörlüğün izlerini hala taşıyordu. Kafamda nereye geldiğime dair şaşkınlık ve soru işaretleri yankılanıyordu. Siteler halinde yapılmış konutları küçük odalardan oluşuyordu. Tüm bunları Polonyalı arkadaşlarıma söylediğimde içerleyerek ve nezaketlerini korumaya çalışarak inkar edeceklerdi daha sonra.
Önümdeki beş ayı geçireceğim şehir Varşova’nın hemen güneyinde, trenle iki saatlik bir mesafede olan Radom’du. Tren istanyonunda bir Türk arkadaşımla buluşup Radom’a doğru yola koyulduk. Trendeki bilgilendirme yazıları üç yabancı dildeydi; Almanca, Fransızca ve Rusça. İngilizce’nin bu kadar az kullanılmasına şaşırmıştım. Hatta daha sonra İngilizce bilen birilerini bulmanın zaman zaman ne kadar zor olduğunu da tecrübe edecektim. Trenler eskiydi daha çok, ülkenin dört bir yanı köşe bucak ağ gibi raylarla döşenmişti. Almanlardan ve Ruslardan hiç de azımsanmayacak bir iyilik olarak gördüm bunu.
Radom’a vardığımızda gece yarısıydı. Elimdeki adresi taksiciye verdiğimde epeyce dolandırılacağımı ve yanlış adrese bırakılacağımı bilemezdim. Taksicilere dair evrensel bir olgu olmalı bu. Sonunda yurda vardığımızda beklenmedik misafirler olduğumuzu gördüm. Geleceğimiz konusunda bilgilendirilmemiş resepsiyon görevlisi gecenin yarısında İngilizce bilen birilerini arıyordu. Sonunda geçici bir odaya yerleştirildik. Ertesi gün yurt müdüresinin yarım yamalak İngilizcesi’nin yardımıyla odama yerleştim. Şehirle ilgili bilgi almak için merkezdeki Tourist Information Office’e gittiğimde orada çalışan memurla, Krzysz(Chris), daha sonra arkadaş olduk. Şimdi okul başlayana kadar gezme vaktiydi.
İlk durağım Krakow oldu. Almanların yıkmadığı tek Polonya şehriydi Krakow. Tarihi dokusuyla ülkenin kültür başkenti olarak anılıyordu. Amiyane bir karşılaştırmayla Krakow İstanbul’a, Varşova da Ankara’ya benzetiliyordu. Tarihiyle eski başkent ve soğuk binalarıyla yeni başkent.
Yeni bir şehre gittiğimde müzelerini gezmektense sokaklarında yürüyüp insanlarını incelemeyi yeğlerim. Bu bugünü ve dünü, ve hatta geleceğiyle ilgili birçok tüyo verir gibi geliyor. Krakow’da eski Yahudi bölgesi olan Kazimierz Mahallesi şimdi gece hayatının merkeziydi bu şehir için. Varşova’dan Krakow’a kadar uzanan nehirde deniz taşımacılığının yapılmıyor olmasını garipsemiştim. Nehrin buna elverişli olmadığını söylediler. Zaten ülkenin kuzeyindeki Baltık Denizi’nden başka denizleri de yok, ki bu da soğuk bir deniz. Nehrin hemen yanındaki Vawel Kalesi, şehir başkentken kralın kaldığı yerdi, ve eski Papa’nın halkı selamladığı katedral de kalenin içindeydi. Bu katedralde kraliyet ailesinden bazı şahsiyetlerin mezar anıtlarıyla birlikte Avrupa’yı Viyana’da Türklerden kurtarmalarını temsil eden kabartmalar yer alıyordu. Polonya bu durumla övünüyordu. Kendilerini Avrupa’yı kurtaran devlet olarak görüyorlardı. Evvelki sene ‘kurtarışın’ yıl dönümünün şaşaalı bir şekilde kutlanması belediye başkanının gereksiz harcamalar yaptığla ilgili söylentilere neden olmuş. Son olarak Vawel Kalesi’nin altındaki mağaralarda yaşayan bir ejdarha ve prenses hakkında efsanesi de vardı.
Kapitalizmin ülkeye nasıl işlediğine daha sonra değineceğim ancak Krakow’la ilgili söylemem gereken bir diğer şey tren istasyonunun hemen yanındaki büyük alışveriş merkezi Centralna Krakowka gerçekten büyük ve güzel bir yerdi. Ziyaret ettiğim diğer şehirlerde böyle büyük ve kompleks bir alışveriş merkezi görmediğim için değinmek istedim.
Sonrasında Krakow’a 2 kere daha gittim. Buna rağmen Auschwitz’i çeşitli nedenler yüzünden görememiş olmamı Polonya’ya tekrar gitmek için bir bahane olarak görme iyimserliğinde olmak istiyorum. Auschwitz’e gitmek istediğimi söylediğim her Leh bana gitmememi söyledi. Bu konuda çok hassas olduklarını söyleyebilirim. Burada yapılan soykırımın çok üzücü olduğunu ve bu kampın gerçekten acı verici olduğunu söylediler. Gerçekten de orayı ziyaret eden bütün arkadaşlarım günlerce etkisinde kurtulamadı. Herkes hep bir ağızdan gitmememi söylüyordu. Ülkedeki azınlıklar nüfusun %2-3’den fazlasını oluşturmuyor. Hitler Almanyası Polonya’da sırasıyla Yahudileri, Lehleri ve çingeneleri kırmışlardı. Hatta korkunç bir şekilde Lehlerin derilerinden eldiven yaptıklarını da öğrenince dehşete düşmüştüm.
Radom’a döndüğümde Türk bir oda arkadaşı istemediğim için birbuçuk ay kadar yalnız kaldım. Bu süre içinde çok fazla dışarı çıktığım söylenemez. Sınıfım 30 Türk ve bir İspanyol’dan oluşuyordu. Selçuk Üniversitesi sanki Radom’a taşınmıştı. İstanbul’dan geldiğim için Türkler tarafından garipseniyordum. Zaten daha sonra yaşadığım sorunları da yalnızca Türklerle yaşamıştım. Oda arkadaşımın geldiğine sevinmiştim ancak daha sonra bu sevincim de kursağımda kalacaktı. Bulgar arkadaşımın(adını asla söyleyemedim) İngilizcesi yok denecek kadar kötüydü. Yalnızca zaruri durumlarda konuşuyorduk. Bir anlamda yine yalnız kalmıştım. Neyse ki ben oda değiştirmeyi düşünürken o başka bir odaya taşındı ve bir sabah aniden JP geldi.
JP(Jean-Pierre) Kanadalıydı. Quebec’ten gelen bir AISECer’dı. Bu sefer de hiç susmayan bir çocuğa denk gelmiştim ama eğlenceliydi. Marstan gelmiş gibi Avrupa’yı garipsiyordu sürekli. Zaman zaman aşağılıyordu da. Bir keresinde bandın üstündeki ‘Made in EU’ yazısıyla alay etmesine dayanamayıp susturmuş, ABD’nin de aslında bir birlik olduğunu hatırlatıp alay etmesinin yersiz olduğunu söylemiştim. Buna bozulmuştu biraz ama birinin dur demesi gerekiyordu JP’ye.
Soğuk ülke insanlarının soğuk olmasının bir hurafe olduğunu söyleyebilirim. Bunu Polonya ve İsveç tecrübelerime dayanarak söylüyorum. Birçok açıdan Türklere yeğlerim bu insanları. Polonyalılara gelince, yaşıtlarım komünist rejim sonrasının ilk kuşağıydılar. Kapitalist rejimin dayanaklarından biri saydığım bireysellik henüz kendini çok fazla belli etmiyordu. Komünizmin toplumsal bilinçaltına kazıdıkları kolaylıkla silinemeyecek ve Polonya batılı anlamda bir Avrupa ülkesi olamayacak bana kalırsa. (Aynı Türkiye gibi.)
Radom’da vaktimi nasıl geçirdiğim oranın insanları ve kültürü hakkında edindiğim tüm yargıların toplamıdır aslında. Votkalarıyla övünen insanlardı Lehler. Bunda haklılar da. Ruslardan sonra en çok votka içenler onlardı. Bununla doğru orantılı gördüğüm bir diğer durum da eğlenmeyi çok iyi biliyor olmaları. Barlarında, kulüplerinde insanları rahatsız edenler yine var, ama Türkiye’yle kıyaslarsak çok daha rahat. Kadın-erkek ilişkilerinde gördüğüm kadarıyla erkekleri ısrarcı ve kaba değil bizimkiler kadar. En azından bu ısrarcılıkları kabaca değil. Avrupa’nın ortak kültürü biraz da buydu sanırım.
Türklere benzedikleri bazı noktalar da gözüme çarptı. Bu yıl okulumuzda erasmus öğrencisi olan Ania ve ailesini bu konuda örnek gösterebilirim. Radom’daki Türk öğrenciler evlerinde, evlerinde olmasa da yurtta annesinin yaptığı yemeklerden yemişlerdir. Her zaman ve her şart altında Ania yardımlarına yetişmiştir. Doğrudan bir ifadeyle gelenek olarak ve aile yapısıyla çok da farklı değiliz.
Yukarıda bahsettiğim Krzysz bugüne kadar tanıdığım en ilginç insanlardan birisiydi. Şehir yenileme komitesinde gönüllü olarak çalışıyor, Radom’un tarihinin Radomlularca bilinmemesine üzülüyordu. Gerçekten de bana gösterdiği Radom benim gördüğüm Radom’dan daha ilginçti.
Polonyalıların en can sıkıcı yönleri Katolik olmalarıdır, hem de koyu Katolik. Mübağala etmek gerekirse, her köşe başında bir kilise görmek bana kendimi evimde hissettirdi. Hele ki otobüsle kilisenin önünden geçerken insanların istavroz çıkarması beni korkutmuştu, hele ki gençlerin bunu yapmasından daha çok korkmuştum. Din konusunda çok hassaslar. Eski Papa ulusal bir kahraman olarak görülüyor. Ölüm yıldönümünde çoğu kişi pencerelerinin önüne mum yakıp koymuştu. Dine bu kadar sarılmalarını anlayabiliyorum aslında. Papa komünizme dini açıdan karşı olmalıydı ki komünizmden kapitalizme geçişte önemli bir köşe taşı olmuştu. Bir başka deyişle muhafazakarlar galip gelmişlerdi. İşte tam da bu anlattıklarımdan dolayı Türkiye’yle Polonya’nın dini-kültürel açıdan tek farkı Müslümanlık-Hristiyanlık, ya da Sünnilik-Katoliklik’tir.
Eğitim sistemleri bizimkinden farklı. Bu konu her zaman kafamı karıştırmıştır. Ülkemde oturmuş bir eğitim sistemimin olmamasına, dahası sürekli değişmesine bağlıyorum bunu. Üniversiteye giriş sınavı her ders için ayı oluyor ve sözlü mülakat da sınav sisteminin bir parçası. Hatta bu, üniversitedeki sınav sisteminin de bir parçası. Genelde küçük çapta özel üniversiteler Polonya’da da var. Bu okullarda açıköğretim sistemine benzer bir sistem uygulanıyor. Normal, haftaiçi eğitimden daha yüksek fiyatı olan bu sistemi daha çok çalışan gençler tercih ediyor. Göze çarpar bir şekilde çalışkan bir ulus Lehler. Bu yönleriyle Batı Avrupa’da da ünlü olduklarını söyleyebilirim. İki haftada bir haftasonları çok yoğun bir şekilde üniversite eğitimi alabiliyorlar. Okuduğum okulda ağırlıklı olarak bu tür öğrenciler olduğu için haftaiçi hep boştu. Ülkede asgari ücret 1200 Zloty, yani yaklaşık olarak 300 Euro.
Polonya doğu-batı arasında Slav-Germen kültürüne sahip melez bir ülke. Komünizmin yarattığı travmayı atlatmaya çalışan Katolik bir Orta Avrupa ülkesi. Evet, Polonya’yı tek bir cümlede anlatmak gerekirse bu yeterli olcaktır.


Not: Yukarıdaki yazı dış politika analizi dersim için not yükseltme ödevidir. 2008-2009 bahar yarı döneminde gittiğim Polonya izlenimlerimdir.

Monday, 28 December 2009

Ultra Soft

Sanırım dengeyi hissetmeye başladım. Başarıyorum. Beni aşağı çeken o kefeyi hafifletmenin yolunu neredeyse iki yıl sonra buldum. Dilimden dökülen o cümle… Gaia’yla kütüphanede konuşurken bu kadar rahatlayacağımı bilemezdim. ‘Onu affetmeye ihtiyacım var, kendim için bunu yapmak zorundayım.’ Adımlarca önünde olmam, bildiklerimi bilmezlikten gelmem artık öfkelendirmiyor eskisi gibi. Birisini daha olduğu gibi kabullenmeyi öğrendim belki de. Bu bataklıktan kurtuluyorum. Kazanan ya da kaybeden olmasın. Bazı insanlar aşkı bulamıyor. Ne de aşk onları buluyor. Ben de onlardan biriyim. Buna karşı koymanın bir anlamı yok. Tek tesellim ailem ve dostlarım. Birinin eksikliği içimdeki boşluktan çok daha kocaman bir gedik açacak varlığımda. Böylesi de iyi.

Bu son haftada doğum günüm geçti gitti. Dopdolu bir yirmi üç yıl geçirmişim dünyada. Artık biliyorum ki kendimi gördüğüm ve görmeyi dilediğim yer böyle bir gölgelik hali. Salt iyinin olmadığını bir kez daha ispatladı hayat. Meleklerin cennette, cennetin de hiçbir yerde olmadığını, yalnızca bir ütopya olduğunu kabul etmek incinmemi önlüyor. Yine de yaptığım kötülükleri meşrulaştırmak değil amacım. Yaptıklarımı kabul ediyorum ve hala da arkasındayım hepsinin. ‘Öfke’ olmasa yaşanmazdı. Öfkeyi kontrol etmeyi öğrenince yaşamayı da öğreniyor insan. Ya da hayır. Öfkenin nesnesini tüketince, bitirince bunu başarmanın hissi güzelleştiriyor insanı.

Kafamdaki soru işaretleri benimle birlikte yaşamaya, çoğalmaya ve büyümeye hep devam edecek. Doğamı anlamaktan vazgeçmeyeceğim asla. Ve tüm karamsarlığıma rağmen aslında ne kadar da iyimser olduğumu itiraf edeceğim kendime hep böyle. Hala insanlar için, insanlık için, dünya için bir şeyler yapılabileceğine inanacağım. İşte beni asıl tüketen bu olacak. Öyle ya da böyle savaşların biteceğini, insanların böyle olması gerektiğini idrak edeceğini düşüneceğim içten içe, ümit edeceğim belki de. Bu, geleceğe dair bir umut. Bırakın da tutunacak bir dalım olsun yaşamak için. Bir tek, insanın içindeki kötülüğe inanarak gerçekçi olunmaz diyorum.

Bu yazıyı yukarıdakileri toparlayarak bitirmek istemiyorum. Madem güzel, bırakın dağınık kalsın..

24/12/09

boynumdan dökülen bu dokunuşlar..
bitiş anıyor tenimi
kış gülüşü oynaşıyor sonla
bitiş anıyor gözlerimi
ölüm benden çok uzakta
sözlerim kısa ömrümün çakılları

ben insanın tabiatıyla
koşarken gizli bahçemde
dudaklarımı okşuyor rüzgar
boşluk alıyor benliğimi
koşarken gizli bahçede

bitmek ne güzeldir
tanrının kollarında
seviyorsan eğer onu
ve açmışsan ellerini
ne güzeldir bitmek
tanrının kollarında

kızıl saçlı kadın
geldiğinde bana
huzur bulacak kalbim
belki de

Wednesday, 9 December 2009

muah!

blogum,

seni ihmal ettim son zamanlarda. etmeye de devam edeceğimi bildirmekten kıvanç duymadığımı söylemek zorundayım.

son zamanlarda biteviye bir koşturma içerisindeyim. umuyorum ki haftaya bitecek bu da. dinecek en azından. umuyorum tabi. ablamın düğünü kocaman bir dönem kapladı resmen, ve yeni ve daha kocaman bir dönemin başlangıcı oldu. artık annem, babam ve benden oluşan bir eviz, haneyiz, aileyiz. evi de taşıdık geçen hafta, artık daha geniş bir odam var. pencere(leri)mden ışık bile giriyor odama. düğünden sonra araya bir vize haftası da sığdırdım. üstüne hasta olup iki gün ateşler içinde sayıkladım bile: anne, anne, 'karoshi', 'pandora'.. hem güldüm hem de hayatımda anne rolünde olan kadınları ekledim kendi annemin yanına. ilginç bir tecrübeydi. ateşli hastalığın yan etkileri..

evi taşıdıktan sonra fiziksel olarak zorlanmaya başladım. günde 3-4 saat uyku yetmiyormuş, metrobüste de uyuyormuş insan. sonra derste uyumamak için kasıyormuş. akşam vakti de uykuyu kaçırıp ayılıyormuş. ama yok artık, bugün güzel güzel uyku bekler beni. ev keyfi, dinlence vb. de keser beni. ayrıca yeni evde internet yok, kaçak da bağlanamıyorum bu sefer. en iyi ihtimalle 2-3 ay daha olmaz. hem internetsiz bir hayat istiyorum (ya da en aza indirmek) hem de maddi zorluklar, kısıtlamalar bağlıyor elimi kolumu.

evi de taşıdık. bitmedi benim curcunalı, aksiyonlu sıkıcı hayatım. bugün için bir sunum hazırladım, hayatımda hazırladığım en dandik sunumlardan birisi oldu. gelecek hafta için de bir başka sunumum var ki doğumgünümde sunum yapmak sınıf arkadaşlarıma içimden küfretmeme sebep olacak. işte bu sunumdan da sonra ne olacak bilmiyorum. şüphem yok ki bir iş çıkar.

çıkmadı mı? ben bulurum bir bela, bir uğraş, bir meşgale. bulamasam da kafa dinler, içime döner, derde-tasaya veririm kendimi, yine. zaten yalnızım diye hayıflanmakla tüketiyorum ömrümü. kimseyi anlamadığım gibi kendimi de anlamıyorum aslında. ne de olsa ben de bir kimseyim. yalnız kalmak için elimden geleni yapıyorum sanırım. diğer taraftan da (on the other hand gibi) birisi -hadi olmadı, birileri- olsun istiyorum hayatımda. e olmuyor.. o zaman iş bulayım; hem para kazanırım hem aklımı meşgul etmiş olurum diyorum. o da yok. işi kim kaybetmiş ben bulayım. iki ucu yoklu değnek dedikleri böyle bir meret.

farkındaysanız bol eylem yüklü bir yazı oldu bu. içim yok benim. içimi içime attım. artık günde 5, bilemedin 10 dakika ah, vah, öff, çok yalnızım, param da yok.. benzeri veryansınlar ediyorum. sonra başımı metrobüsün camına dayayıp rüyalar görüyorum. bu da iyi. bu da güzel. geçiş döneminde bu kadar düşünmenin kime faydası varmış. (bu geçiş dönemi de tam tantana.. nerden, nereye geçiş bu? bi de geçebilsem gam yemeyeceğim. geç geç bitmiyor zırtapoz. ne geçilmez geçişim varmış..)

ah gözünü sevdiğimin bilinç akışı. bak ne güzel döktüm içimi de rahatladım. psikolog falan hak getire. suratına bakıyor, sonra dalıyor kendi kafasına, konuşmanın bittiğini farkedip uyanınca 'hayat zor tabi..' diye başlayan alakasız cümleler kuruyor. bir de bilimsel. hadi canım sen de yani. sensin bilimsel. bilime o kadar alet olacak bir varlık olsam -ki dikkatini çekerim alet değilim en başta- bu kadar karın ağrısı çekmezdim zilyon yıl.

velhasıl kelam bu istanbul köyünde hava karardı iyiden iyiye. yolum da uzun. ufaktan naşlayayım ben efendim. kalın sağlıcakla.ellerinizden, gözlerinizden, yanaklarınızdan, dudaklarınızdan, gıdınızdan, bilimum güzel olan her noktanızdan öper selam ederim.

muah!